Kurdî English
  • Devlet, İslam,  Kürdler ve Darbe

    15 Temmuz’dan sonra, en çok konuşulan, yazılan konu, Fettullah Gülen’in, devletin, ordu, yargı, emniyet, istihbarat gibi temek kurumlarında nasıl bu kadar güçlü ve yaygın bir şekilde örgütlenebildiğidir. Buna paralel olarak da, dinsel akımların, İslamın, devlet bürokrasisinde, askeri bürokraside, Türk siyasal hayatında, nasıl bu kadar güçlendiğidir.

    Bunun temel nedeni, kanımca Kürd/Kürdistan sorunudur. Ve bu, Fethullah Gülen’le başlayan bir sorun değildir.

    1960’ların ortalarından ve sonlarından itibaren, Kürdlerde, Kürdlük duygusu gelişmeye başlamıştır. Türkiye  İşçi Partisi’nin kurulması (1961), TİP’de,  Doğu Grubu’nun oluşması, Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurulması, (illegal), Doğu Miitingleri (1967), Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın kurulması (1969-1970) Kürdlük duygularını geliştiren olgulardır.

    12 Mart Rejimi’nde (1971, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde,  Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın yaptıkları savunmalar, Kürdlük duygularının gelişmesinde, yaygınlaşmasında büyük rol oynamıştır. Bu süreç, “biz ayrıyız, dilimiz kültürümüz ayrı, baskı altındaki, dilimizi, kültürümüzü savunmamız gerekir, biz haklıyız…” şeklinde bir ideolojinin gelişmesini de sağlamıştır.

    Devlet, Kürdlerdeki bu gelişmelerden rahatsız olmuş, bu gelişmeyi etkisiz bırakmak için, yoğun bir çaba içine girmiştir. Devlete, Kürdlerdeki bu gelişmeyi engellemek için, Kürdlerin yaşadığı bütün alanlarda, Kürdleri oyalayacak, başka konularla meşgul edecek ilgi odaklarının yaratılmasının önemli olduğunu tavsiye eden kurumlar, kişiler oldu. Dinsel duyguları, dinsel kurumları ilgi odağı olarak geliştirmek önemliydi. Örneğin, 1960’ların sonlarında 1970’lerin başlarında, CİA’nın Türk yöneticilere bu tür akıllar verdiği biliniyor. Türk yöneticilere tavsiye edilen konular arasında, dinsel duyguların, dinsel düşünce akımlarının, dinsel kurumların  geliştirilmesi vardı. Kürdlerin yaşadığı bütün alanlarda, Kur’an Kursları’nın, İmam-Hatip Okulları’nın çoğaltılması, radyolarda, Müslümanlıkla ilgili programların çoğaltılması, dini yayın yapan kurumların, yayınevlerinin çoğaltılması isteniyordu. Bütün bunların kamuoyu önünde açıkça konuşularak tartışılarak eğil, gizli bir şekilde yürütülmesi de esastır.

    Milli Nizam Partisi, dinsel duygulara  hitap eden bir siyasal partiydi. 26 Ocak 1970 de kuruldu. Partinin başkanı  Prof.Dr. Necmettin Erbakan’dı. Milli Nizam Partisi, Kürd sorunu gündeme geldiği zaman, hep, İslam ümmetinden, İslam’ın, kavmiyeti, milliyeti yasakladığından söz ederdi.

    Milli Nizam Partisi, 12 Mart Rejimi’nde, Türkiye İşçi Partisi ile birlikte, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. 20 Mayıs 1971

    12 Mart Rejimi’nde, Necmettin Erbakan, Türkiye’yi terk etmiş, İsviçre’de yaşıyordu. Milli Selamet Partisi, 11 Ekim 1972 de kuruldu. Milli Selamet Partisi’nin kurulması için, Necmettin Erbakan’ın, devlet yetkilileri tarafından, İsviçre’den davet edildiği söylenir.

    Milli Selamet Partisi’nin o dönemde, Bosna’daki Boşnaklarla, Orta Asya’daki Türklerle, Filistinli Araplarla ilgili olarak yoğun çalışmaları vardı. Bu gruplar milli haklarının kazansın diye çok büyük çaba içindeydi. Ama, Kürdlerin milli hakları gündeme geldiği zaman,  hep, İslam ümmetinden, ümmet kardeşliğinde, İslam kardeşliğinden söz ederek, Kürdlerin duygularını, düşüncelerini çarpıtıyordu.[1]

    Milli Selamet Partisi,  12 Eylül Rejimi’nde, (1980) öbür siyasal partilerle birlikte, cunta tarafından kapatıldı. Refah Partisi 19 Temmuz 1983 de kuruldu. 1987 de cunta tarafından konulan siyasal yasaklar kaldırıldı ve Necmettin Erbakan, Refah Partisi’nin başına geçti.

    Refah Partisi 16 Ocak 1998’de, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Fazilet Partisi, Refah Partisi hakkında, kapatılma istemiyle dava açıldıktan sonra, yedek parti olarak 17 Aralık 1997’de kurulmuştu. Fazilet Partisi, 22  Haziran 2001’de, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Saadet Partisi 23 Temmuz 2001’de, Adalet ve Kalkınma Partisi, 14 Ağustos 2001’de kuruldu. Dinsel propaganda, dinsel ağırlıklı dernekler ve vakıflar AKP döneminde yoğunluk ve yaygınlık kazandı.

                                                           ***

    15 Ağustos 1984 de gerilla mücadelesi başladı. Bu artık Kürd hareketiydi. Kürd gençlerinin gerillaya katılmasını önlemek, halkın, gerillaya desteğini azaltmak, engellemek devlet ve hükümet için çok daha önemli konular oldu. 20 Kasım 1991 ve 22 Temmuz 1994 arasında Kültür Bakanı olan Fikri Sağlar’ın bu konuyla ilgili anlatımları çok önemlidir kanısındayım. Süleyman Demirel’in  Başbakan olduğu hükümette, Kültür Bakanı olan Fikri Sağlar’ın, 18 Şubat 1995 tarihli Siyah Beyaz gazetesinde açıklamaları yayımlandı. Hasan Uysal imzasını taşıyan bu haber, ‘MGK’nın Şeriatçılara Desteğini Durdurdum’ başlığı altında yayımlandı.

    Fikri Sağlar, 1985 yılında gerçekleşen bir MGK toplantısından, ve o toplantıda alınan kararlardan söz etmektedir. MGK’nın, “Avrupa’da ve Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlara dini propaganda  uygulaması ve dini ağırlıklı dernek ve vakıfların kurulmasına yönelik talimat”ın dan söz etmektedir.Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Başbakan Turgut Özal, Genelkurmay Başkanı Necdet Uruğ’dur.

    Bu MGK   kararı doğrultusunda, Kültür Bakanlığı’na, 350 milyon dolar ödenek ayrılmış. 17 Mart 1989 ve 23 Haziran 1991  tarihleri arasında  Kültür bakanı olan Namık Kemal Zeybek bu konularda çok çaba harcamış, talimatı gerçekleştirmeye çalışmış. Bu açıklamada, Hizbullah’ın, kurucusunun, besleyicisinin silahlı kuvvetlerin komuta kademesi olduğu da belirtiliyor.

    Açıklamada, Fikri Sağlar, MGK önerisine karşı, Türk Kültür Merkezleri ve  Kültür Evleri Projesi getirdiğini ama, dinci vakıf ve örgütler için ayrılan paranın yarısının bile  verilmediğini dile getirmektedir.

    Fikri Sağlar, Başbakan Tansu Çiller’in kurduğu yeni hükümette yine Kültür Bakanı’dır. İkinci  dönem, 30 Ekim 1995 ve 6 Mart 1996 tarihleri arasıdır.

    Fikri Sağlar’ın,  Kültür Bakanı olarak çalıştığı yeni dönemde, 8 Şubat 1996 tarihli “Siyah Beyaz gazetesinde, yeni açıklamaları yayımlandı. Bu haber yine Hasan Uysal imzalıdır. Haber, ‘Bakanın Bulamadığı Belge’ başlığıyla yayımlandı. Fikri Sağlar, ikinci defa göreve geldiğinde, MGK belgesini bulamadığını dile getirmektedir. “Avrupa’da ve Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlara dini propaganda uygulanması ve dinsel ağırlıklı dernek ve vakıflar kurulması talimatı” yla ilgili olarak yeni açıklamalar yapmaktadır.[2]

    Türkiye’de, dinsel propaganda, dinsel ağırlıklı dernekler, vakıflar, böyle gelişmiştir. Bu, devlet bürokrasisinin üst kesimlerinin, ordunun komuta kademesinin kararıyla, talimatıyla olmaktadır. Fethullah Gülen cemaatı, orduda, emniyetde, yargı organlarında, istihbarat kurumlarında böyle örgütlenmiş, örgütünü geliştirmiştir. Bu gelişmeye yol veren temel anlayış, ‘ne istediler de vermedik’ anlayışıdır. ‘beraber yürüdük biz bu yollarda’ anlayışıdır. Cemaatler, devletin, Kürdlerle ilgili olarak, istediklerini, fazlasıyla yapmışlardır. Ama her cemaatın, bunu dışında gizli bir ajandası da olabilir. Cemaatın devletle sorunu, bu  gizli ajandanın  deşifre olmasıyla ortaya çıkar.

    Gülen cemaatını öbür dinsel cemaatlerden ayıran önemli bir fark var. Fetthullah Gülen cemaatı Türk milliyetçisi bir cemaattir. Dinsel cemaat olmasından önce, Türk milliyetçisidir. Dünyanın dört bir yanında kurduğu okullarıyla Türkçülüğü geliştirmeye çalışmaktadır. ‘Türkçe olimpiyatları’ çok önemli bir gelişmedir. Kürd/Kürdistan karşıtı bir cemaatttır. 2007’de, Kürdler için yaptığı beddua bütün Kürdlerin hatırındadır.

    2000’lerde, devlet bürokrasisinden ve basından bazı kişiler, Fethullah Gülen hakkında, eleştirici bazı konuşmalar yaparlardı, yazılar olurdu. Bu yazılara ve konuşmalara,  en çok Başbakan Bülent Ecevit karşı dururdu. Türkçe olimpiyatlarını, dünyanın dörtbir yanındaki Gülen okullarını, Gülen’in Kürd karşıtlığını Bülent Ecevit çok desteklerdi.

    Gülen’in İadesi

    Devlet ve hükümet, Gülen’in ABD’den iadesi için çaba sarfetmektedir. Bunun iç politikaya ilişkin bir çaba olduğu kanısındayım. Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesini başta AKP’liler istemez. Çünkü, bugünlerde, kendisine ‘hain’ diyen  bazı AKP’lilerin, bir zamanlar, kendisiyle  ilişki kurabilmek için  nasıl yalvar-yakar oldukları, el-etek öptükleri, Fethullah Gülen tarafından  yargı sürecinde açıklanabilir. Hiç kimse bu tür ilişkilerin deşifre olmasını istemez.

                                                                 ***

    Bu yazıda sözü edilen olgularla, olgusal ilişkilerle ilgili olarak, bir konuya dikkat çekmek gerekir. O konu şu: Türkiye’de, bütün askeri darbelerin nedeni, tetikçisi Kürd/Kürdistan sorunudur. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980,  28 Şubat 1997… Bütün askeri darbelerin temel nedeni, tetikçisi, Kürd/Kürdistan sorunudur. Ama bu, Türkiye’de, üniversite tarafından, Türk siyasal bilimleri tarafından açıklanmış bir durum değildir. Türk düşün hayatı, Türk basını bu konuyla ilgili birşey söylememiştir. Bunun nedeni, Kürlerin, Kürdçe’nin inkar edilmesidir. Resmi ideolojinin, idari ve cezai müeyyideler getirmiş olmasıdır. Bir toplumsal olgu, siyasal ilişki inkar ediliyorsa, yok sayılıyorsa,    bu konular etrafında gelişen ilişkilerin de bilincine varamazsınız.

    Askeri darbelerin nedeni olarak, öğrenci olayları, işçi-sendika olayları, kamu düzeninin bozulması, bozulan kamu düzeninin yeniden tesis edilememesi gibi, durumlar gösterilmektedir. Bunlar da elbette önemlidir, ama bunlar ikinci, derecede olan gelişmelerdir.

                                                                ***

    14 Temmuz 1958 de, Irak’ta darbe oldu. Darbe lideri Albay Abdülkerim Kasım, 27 Temmuz 1958 de, darbeden 13 gün sonra, geçici Irak Anayasası’nı açıkladı. Geçici Irak Anayasası’nda, Irak halkı Araplardan ve Kürdlerden oluşur, deniyordu.

    1947’de, Mahabad’dan sonra, Sovyetler Birliği’ne  sığınan Mele Mustafa Barzani ve 500 peşmerge, çok daha büyük sayılarla Irak’a döndü. Evlenmelerle nüfusları artmıştı. Irak’ta, Irak Kürdistan Demokrat Partisi legalleşti. Kürdler hükümette yer aldı. İşte, 27 Mayıs’ın (1960) temel nedeni budur. Irak’taki bu gelişmelerin, Kuzey’i etkilemesine engel olmak… 17 Aralık 1959’da gerçekleştirilen ‘49’lar’ın gözaltına alınmasının ve tutuklanmasının temel nedeni de budur.

    11 Mart 1970’de, Irak’ta, Irak Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mele Mustafa Barzani ile, Irak Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımcısı (Başbakan) Saddam Hüseyin arasında, Kürdistan’ın özerkliği anlaşması yapılmıştı. 12 Mart darbesini tetikleyen temel oluşum da budur. Bu gelişmelerin, Kuzey’deki ilişkileri etkilemesine engel olmak…

    Bu anlaşma üzerine, Türk yöneticilerden ve ordu kademelerinden, “bu anlaşmanın yaşama geçmesine engel olacağız…” şeklinde  tepkiler gelişmişti. İşte bu noktaya dikkat etmek gerekir. Anlaşma Irak’ta yapılıyor. Irak’ın devam eden bir sorunu ile ilgili olarak yapılıyor. Türkiye’de, “bu anlaşmanın yaşama geçmesine engel olacağız” şeklinde tepkiler gelişiyor. Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde,  sanıklara,1971 sonunda dağıtılan Kürdistan Demokrat Partisi İddianamesi’nde, iddianameyi hazırlayan askeri savcı aynen böyle söylüyordu: “Biz bu anlaşmanın yaşama geçmesine muhakkak engel olacağız. Kürdler boşuna moral biriktirmesin…”  Kürd/Kürdistan  sorunu kanımca bu tepkilerde gizli.

    Kenan Evren, 12 Eylül’den sonra, il il dolaşırken, neden darbe yaptıklarını anlatırken şöyle söylemişti: Siirt, Mardin gibi yörelerde, karargahlarımızı teftiş ederken, halkla iletişim kurarken, halkın hala Türkçe’den başka dillerle konuştuğunu, onlara hala Türkçe öğretemediğimizi fark ettik. Bu sorunu kökten çözümlemek gerekiyordu…

    6 Ekim 1996 Başbakan Necmettin Erbakan’ın Libya’ya yaptığı resmi ziyaret… Bu gezide, Libya lideri Muammer Kaddafi, Başbakan Necmettin Erbakan’a, azarlayıcı bir uslupla şunları söylemişti. Ortadoğu’da, güneşin altında, Kürdlerin de bir yeri, bir ülkesi olmalıdır. Bağımsızlık isteyen Kürdlere zulmetmek yanlıştır… Türk basını, siyaset adamları, ordu mensupları Kaddafi’nin bu tutumuna çok kızmıştı. Böyle bir usluba muhatap kaldığı için Erbakan’a da kızmıştı… 28 Şubat’ı tetikleyen temel unsur da kanımca budur…

    Güneşin altında Kürdlerin de yeri, ülkesi olmalıdır, görüşünü, Kaddafi’nin  öbür Türk devlet ve hükümet yöneticilerine de söylediği bilinmektedir.

    27 Nisan 2007 tarihli e-muhtıra laikliğe karşı hareketlerden söz etmektedir. Ama bu akımlara neden yol verildiği, Genelkurmay’ın da bilgisi dahilindedir.

                                                                    ***

    22 Şubat 1962’de Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir’in darbe girişimi olmuştu. Bu başarıya ulaşmadı.  Görüşmeler sonucu Talat Aydemir ve arkadaşlarına ceza verilmedi, emekli edildiler…

    Ama Talat Aydemir ve arkadaşları, 20 Mayıs 1963’de ikinci olarak yine darbe girişiminde bulundu. Bu da başarısızlıkla sonuçlandı. Bu sefer gözaltına alındılar ve tutuklandılar. Musa Anter, 1963-1964 yıllarında, Ankara’da, cezaevinde, Talat Aydemir ve arkadaşlarıyla beraber kaldığını anlatmaktadır.Talat Aydemir, askeri mahkemede, darbe girişimi nedenlerini sayarken Kürd meselesine özel bir yer vermişti. “Sayın hakim, geçmiş ve gelecekteki hiçbir rejim ve otorite, hiç kimse, Kürt meselesinin köküne inememişti. Devletimiz, bu tehlikeli meselenin tehdidi altındadır. Arkadaşlarım ve ben, Kürdler’i kökünden temizleyerek meseleyi çözmeye karar verdik…”[3]

                                                                   ***

    15 Temmuz darbe girişiminin de Kürd/Kürdistan sorunlarıyla yakından ilişkisi vardır.  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın,  görüşmeleri engelleyen tutumu darbe girişimini tetikleyen  önemli bir unsur olmuştur.

     Askeri darbeler her zaman toplumsal kaos ortamlarında, politik ve ekonomik kriz dönemlerinde, oluşur. Toplumda, düzenden memnun olmayan insanlar bu ortamda çoğalır. Darbe tasarlayanlar,  onların bu duygularından ve düşüncelerinden hareket eder. Darbe tasarımları bu ortamlarda gerçeklik kazanır.

    Bütün bunlara rağmen bu temel sorunun, hala terör kavramlarıyla, güvenlik kavramlarıyla ele alınması yanlıştır.  Devletin, hükümetin, “en son terörist yok edilinceye kadar…” görüşünü gözden geçirmesi gerekir.

     

     

     



    [1]  Bkz. İsmail Beşikci,  Cumhuriyet  Halk Fırkası’nın Tüzüğü (1927) ve Kürt Sorunu, Bu kitabın ilk baskısı 1979’da Komal Yayınevi tarafından yapıldı. İkinci baskı,  1991’de Yurt-Kitap Yayın tarafından yapıldı. Yeni baskı,  Nisan 2013’de, İBV tarafından yapıldı. (.İBV, s. 193-221)

    [2] Bkz. İsmail Beşikci, ‘Hayali Kürdistan’ın Dirilişi, İBV yayınları, Mayıs 2013 s.78-81

    [3]  Musa Anter,  Hatıralarım, Cilt 1,  Weşanen Welat, 1991,  Stockholm, s.202

  • PENCİNARÎLER I

    Nezirê Cibo’nun,  Kürt Tarihinde Garzan ve Pencinarîler kitabının (İBV Yayınları, Nisan 2016)  önemli bir özelliği var. Kitap, aşiret olgusunun, Kürt tarihindeki yeri ile ilgili önemli belirlemeler yapıyor.

    Aşiret, Kürdlerin, Kürd toplumunun hem var olma, kendini koruma, bugünlere kadar gelme nedeni, hem de uluslaşıp bir devlete sahip olamamanın önemli nedenlerinden biri olarak ortaya çıkıyor.

    Kürdistan, Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun kavşak noktasında bulunmaktadır. Batı’dan Doğu’ya doğru yapılan seferler, Asya’dan Batı’ya doğru yapılan seferler, her zaman Kürdistan’ı da içine almaktadır. İskender’in (M.Ö 356-323) Asya seferinde, daha sonra, Pers ve Roma istilalarında, bu istilalara karşı Kürdler hep aşiretler olarak direnmişlerdir.

    Yedinci yüzyılda, İslam istilalarına, 11. yüzyılda Oğuz akınlarına, 13. yüzyılda, Moğol akınlarına karşı, Kürdler hep aşiretler olarak direnmişler, varlıklarını sürdürmüşlerdir.

    Aşiretlerin önemli bir özelliği, aşiretler arasında, sürekli mücadelenin olmasıdır. Bu mücadele aşiretler arasında savaşlara kadar varmaktadır. Aşiretler arasındaki üstünlük ve liderlik mücadelesi, bitmez tükenmez bu mücadele, Kürdlerin birlik olmalarına, uluslaşmalarına, çağdaş bir siyasal forma, devlete de sahip olmalarına engel olmaktadır.

    Aşiretler arasındaki savaş, bazen, aynı aşiret içinde, akraba iki aile arasında da görülmektedir.  Aynı aşiret içindeki iki aile arasında, çok yakın iki akraba arasında aşiret liderliği konusunda  çok çetin çatışmalar söz konusu olabilmektedir.

    Aşiretler arasındaki mücadelede bir aşiretin, bağlı bulunduğu devletin güvenlik birimleriyle, istihbaratıyla ilişki kurarak, bu devletten yardım alarak, hasım aşireti geriletmeye çalışması da vardır.

    Devlet ve aşiretler arasındaki bu ilişkiyi diyalektik olarak incelemek de gerekir. Aşiret, öbür aşirete veya aşiretlere üstünlük sağlamak için, devletin yardımını aramaktadır. Devlet de Kürdistan’da varolabilmek için, aşiretle veya aşiretlerle ilişki kurmaya çalışmaktadır. İşte bu süreç, Kürdlerin daha üstün bir siyasal forma ulaşmalarına, devlet olmalarına, engel olmaktadır.

    Nezirê Cibo’nun, Kürd tarihinde Garzan ve Pencinarîler kitabında, bu süreçlere ilişkin çok zengin olgular, olgusal ilişkiler, analizler var. Tarihsel süreçlerin, bugün yaşanan olgularla, olgusal süreçlerle bağları, uzantıları da ele alınıyor.

    Araştırmacı yazar Nezirê Cibo, bu kitapta, Mala Faro’yu  inceliyor.  Bu ailenin üç önemli ismi etrafında, ilişkileri değerlendirmeye çalışıyor. Bu üç isim, Bişarê Çeto, (1871-1914), Cemilê Çeto (1877-1926), Ehmedê İskan  (1890-1932) dir. Mala Faro’nun kendi içindeki çatışmalar, Mala Faro’nun devletle ilişkileri, bu üç isim etrafında ele alınıyor.

    Nezirê Cibo, Havêrkan Sultanları  1,  Kürt Tarihinden Bir Kesit, (Komal, İstanbul 2010),  Havêrkan Sultanları 2, Midyat’tan Baltık Kıyılarına ( Lis Yayıncılık Mayıs 2013)  kitaplarında da,  Mala Haco’yu  incelemişti.

    Altan Tan’ın, Turabidin’den Berriyê’ye, Aşiretler, Dinler, Diller ve Kültürler, (Nubihar, 4. Bs. Mart  2013)kitabında, bu yörelerin, ilişkilerin incelendiği söylenebilir.

    Eyüp Kıran’ın, Kürt Milan Aşiret Konfederasyonu, Ekolojik, Toplumsal ve Siyasal Bir İnceleme  (Elma Yayınları, Aralık 2003 ) incelemesi de bu ilişkileri ele alıyor.

    Ramazan Ergin’in,  Awina Ya da  Kanın Gizli Tarihi, ‘Reşo Kuri’ (Do Yayınları, Temmuz 2007) kitabını da anmak gerekir. Mardin’in Savur İlçesi, Sürgücü Köyü merkezinde, yirminci yüzyılın ilk yarısında, (1919-1945) yaşanan kan davalarını, aşiret çatışmalarını dile getirmektedir.

    Bu arada, Zeynelabidin Zinar’ın hazırladığı, Derwêşê Sado  kitabını da belirtmek gerekir: Jinawariya Derwêşê Sado, Nas Yayınları, Ocak 2011.

    Hüseyin Demirer’in, Ha Wer Delal  Emînê Perîxanê’nin Hayatı ( Avesta Kitap,İstanbul 2009)  kitabı da önemlidir.

    Abdullah Kaya’nın, Dağ Kavmi (Qewmê  Çiyê),  Kayıt Dışı Bir İsyan, ( Avesta   İstanbul, 2009), romanını da belirtelim

    Mihmedê Bişar- Bişarê Çeto Mücadelesi

    Çetoyê İskan, aşiretlerarası mücadelede, Osmanlı yönetimi tarafından sürgüne gönderilir. Sürgün sırasında, Mihemedê Bişar, Pencinar’ın merkezi Eynqasır’a gelerek aşiretin reisliğini ele geçirir (s. 77). Mihemedê Bişar Çetoyê İskan’ın yeğenidir. Yani Bişarê Çeto ile, Mihemedê Bişar amca çocuklarıdır. Çetoyê İskan sürgündeyken, oğlu Bişarê Çeto da bir süre cezaevinde kalır. Cezaevinden tahliye olunca,  Pencinar’ın reisliği konusunda, Mihemedê Bişar ile, çok yoğun bir çatışmaya girer. Bu, aslında her türlü silahın kullanıldığı bir savaştır.  Bu çatışmalarda, Mihemedê Bişar’ın üç oğlu ve yeğeni, Bişarê Çeto’nun da kardeşi öldürülür. Oğullardan ve kardeşlerden ayrı,  tarafların saflarında savaşa katılan, isimleri belirsiz birçok kişi daha öldürülür (s. 77-78). Bu, 1890-1891 yıllarında cereyan eden bir olaydır.

    Bişarê Çeto ve Cemîlê Çeto kardeştir. Çetoyê İskan’ın çocuklarıdır. İskan da Cemîle Çeto’nun oğludur.Ehmedê İskan, Cemilê Çeto’nun kendisinden büyük, Bişarê Çeto’dan küçük ağabeyi İskan’ın oğludur. Ailedeki bir sofrada, İskan, kardeşi Çeto’ya, şaka ile karışık, “…yahu sen ne kadar aç gözlüsün, neredeyse yemeğin tabağını da yiyeceksin…”  dediği için, Cemilê Çeto tarafından öldürülmüştür. Ehmedê İskan, Bişarê Çeto’nun yanında büyümüştür (Pencinarîler, s. 113).

    Nezirê Cibo’nun, Havêrkan Sultanları 1 çalışmasında da,  benzer bir olgu var. Haco  (Haco II) Havêrkan liderliğini babasından devralır. 1890 yılları… Rakibi, akrabalarından Cimo’dur.  Aşiret reisliği için sürekli çatışırlar, didişirler… Karşılıklı öldürme ve talan sürüp gider. Son çatışma 1896’da gerçekleşir. Devletin desteğini de ele alan Cimo, Haco II’yi ele geçirir. Kafasını keser ve atının heybesine koyar.

    Haco II’nin, Êzidî Kürdlerden iki dostu vardır. Cimo, Haco II’nin kafası kesilirken, bu iki Êzidî’yi de kafa kesme olayını seyre zorlar. Haco II’nin kafasını kesen Cimo daha sonra, bu iki Êzidî’nin de kafasını kestirir. Bu üç kesik kafayı, askeri birliğin de desteği ile Havêrkan’da, hükümet konağının önünde sırığa geçirir (Havêrkan Sultanları 1, s. 46, 52).

    İslamiyet’in Namusunu Koruma

    Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, bağımsız Kürdistan konusunda bazı öneriler ortada dolaşmaya başladı. Çarlık Rusyası’nın, Büyük Britanya’nın projelerinden söz ediliyordu. İşte bu tür öneriler karşısında, Kürd şeyhleri, ağalar, aşiret reisleri İslam’ın namusunu koruma, İslam ülkelerinin düşman çizmeleri altında inlemesine engel olma adına, bu tür önerilere şiddetle karşı çıkıyorlardı. Kürd şeyhlerinin, ağaların, aşiret reislerinin büyük bir kısmı, 4 Mart 1920’de, Sadaret Yüksek Makamı’na yazdıkları bir dilekçeyle bu görüşlerini dile getiriyorlardı Bu dilekçeyi imzalayanlar arasında Cemilê Çeto da vardı (s. 136-137).

    Bu dönemde, Pencinar’ın reisi Cemilê Çeto’ydu. Bişarê Çeto, 1914’de, Bitlis yöresinde, Ruslarla savaşırken yaşamını yitirmişti. Mala Faro’nun reisi artık, Cemilê Çeto’ydu.

    Mîr Bedirxan’ın oğulları, Kamil ve Abdurrahman beyler, bağımsız Kürdistan için mücadele eden başlıca kişilerdi. Onlar, Kürdistan’ın bağımsızlığı konusunda Ruslarla ilişki içindeydi. Onlar, bu önerileri, Kör Hüseyin Paşa, Cemilê Çeto gibi  bazı Kürd aşiret reislerine, şeyhlere iletmişlerdi. Bunlar, İslam’ın namusunu koruma, İslam ülkelerinin, düşman çizmeleri altında ezilmesine karşı olma anlayışı içinde, bu önerilere şiddetle karşı çıkıyorlardı (s. 134-135). Düşmanlar, İngilizler, Fransızlar, Ruslar, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Pontuslar… idi.

    Bu dönemde, Arnavutlar ve Araplar, Osmanlı’dan ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurmak için çok yoğun bir çaba içindeydi. Örneğin, Araplar, kendi bağımsız devletlerini kurma konusunda, emperyal güç Büyük Britanya ile, çok sıkı bir görüşme yürütüyordu.

    Bu ilişkilerin sonucunu günümüze bağlamakta yarar var. Kürdler/Kürdistan bu dönemde, bölündü, parçalandı, paylaşıldı. Dönemin iki emperyal gücü, Büyük Britanya ve Fransa ve  Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun, iki köklü devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve İran İmparatorluğu, yani bu dört güç, sürecin önemli aktörleridir. Dönemin iki emperyal gücü, Yakındoğu’daki ve Ortadoğu’daki Türk, Arap ve Fars yönetimleriyle işbirliği içinde, sürecin gerçekleşmesi için çaba içinde olmuşlardır.

    Bugün, Kürdler, her tarafta Müslüman devletlerin baskısı altındadır. Kürdlere, Kürdistan’a zulmeden, Kürdlerin, Kürd olmaktan, Kürd toplumu olmaktan doğan haklarını vermemek için direnen,  bunun için soykırımlar bile planlayan, gerçekleştiren devletlerin hepsi Müslüman devletlerdir. İslam kardeşliği, ümmet kardeşliği adına Kürdlere yoğun ve yaygın bir baskı uygulanmaktadır. Bunları planlayan, gerçekleştiren devletlerin hepsi Müslüman devletlerdir.  18 Mart 1988,Halaepçe’deki Kürd soykırımı unutulmamalıdır. Kaldı ki, bu soykırım 1983-1988 arasında sistematik olarak sürdürülmüştür.

    Bu o dönemde, Kürdlerin çok büyük bir aymazlık içinde olduklarını gösterir. Ama bu aymazlığın bugün de devam ettiğini vurgulamak gerekir.

    Döneme yani 1920’lere bir daha bakmakta yarar vardır. Dönem, ulusların kendi geleceklerini tayin hakkı dönemidir. Bu temel ilkenin yaşama geçtiği, bunun için ulusların yoğun çaba sarfettiği yıllardır. Asya’da, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, bu temel ilkenin uluslara heyecan verdiği yıllardır. Böyle bir dönemde, Kürdlerin birbirlerini yok etmek, etkisiz kılmak için çatışmaları, aşiret çatışmalarının, kan davalarının sürüp gitmesi tam bir aymazlıktır.

    O dönemde, Cemilê Çeto reisliğindeki Pencinarîler’in  3000 (üç bin)  silahlı adamı vardır. Bunun gibi, çevredeki diğer aşiretlerin, örneğin, Babasiler’in, Elikanlar’ın, Sılokanların, Reşkotanların, Ramanlar’ın da silahlı birlikleri vardır.  Bunlar, bir güç olup egemen güçle savaşacakları yerde, birbirlerini kırıyorlar. Bu, tam bir aymazlıktır.

    Yukarıda, Ramazan Ergin’in,  Awina Ya da Kanın Gizili Tarihi ‘Reşo Kuri’ çalışmasından söz edilmişti. Bu dönemde, uluslar, kendi geleceklerini belirleme hakkı çerçevesinde, yoğun bir faaliyet içindeyken, Kürdler, bitmez tükenmez kan davalarıyla birbirlerini kırmaya çalışıyorlar.

    Pencinarîler’de Cemilê Çeto Dönemi

    Cemilê Çeto, Mustafa Kemal’in, 1919’da, Erzurum Kongresi döneminde, mektuplar yazdığı şeyhlerden, aşiret reislerinden ve ağalardan biridir. Cemilê Çeto, Mustafa Kemal’e Kuvayı Milliye’ye büyük destek vermiştir. Öbür aşiretlerin etkisiz bırakılmasında, yine Cemilê Çeto’nun büyük desteği vardır. Bütün isteklere rağmen Cemilê Çeto, Pencinarîler Şeyh Said’e katılmamıştır. Bütün bunlara rağmen, Cemilê Çeto, 1926’da, idam edilmekten kurtulamamıştır.

    Cemilê Çeto’nun idamı, kanımca, Pencinarîler’in, potansiyel bir tehlike oluşturmaları nedeniledir. 1925 direnişinin bastırılması döneminde, devlet, Pencinarîler’e çok yoğun bir baskı uygulamıştır. Bunun nedeni olarak devlet, 1925 direnişinde, Pencinarîler’in devletin yanında aktif bir şekilde yer almadıklarını göstermektedir. Nitekim Pencinarîler’in evleri yakılmış, yıkılmış; evler, içindeki eşyalarla birlikte yakılmıştır. Pencinarîler, sürgünlerle, cezaevleriyle, takibatlarla dağıtılmış, etkisiz bir hale getirilmiştir. Cemilê Çeto’nun  dört oğlu, çatışmalar sürecinde, takibat sürecinde öldürülmüştür. Geriye 1922 doğumlu, en küçük oğlu Çeto kalmıştır.

    Cemilê Çeto 1926’da, 184 kişi ile birlikte yargılandı. 184 kişinin çok büyük bir kısmı Pencinarîler’den…. 184 kişi arasında, Cemilê Çeto dahil, hiç kimse Türkçe bilmemektedir, hiç kimse okur yazar değildir (s. 173, 189, 215).

    184 kişinin davası, bir günde iki celsede tamamlanmış, hüküm açıklanmıştır. Hükmün açıklanması da çok kısa olmuştur.

    O gün, mahkemede, duruşma salonunda, sanıklar, görevlilerin direktiflerine göre oturtulmuşlardır. Hükmün açıklanmasında sanıkların adı okunmamıştır. 1 ve iki sandalye idam, 90’a kadar sandalye 15 yıl kürek cezası, 90’dan sonraki sandalyeler beraat…

    Beraat olduğu söylenenler arasında vefat edenler de vardır. Bunların ölümleri cezaevlerinde gerçekleşen ölümler değildir. Çatışmalar sırasında, sorgu ve tutuklanma sırasında zaten öldürülmüşlerdir; 34 kişidir.

    Cemilê Çeto ile birlikte idam edilen kişi, Zirikî aşireti reisi Kadri’dir. 2 numaralı sandalye’de oturtulan bu aşiret reisi, aslında devlete yardımcı olan bir Kürd’dür. Potansiyel tehlike oluşturduğu için idam edildiği söylenebilir.

    Cemilê Çeto’nun idam hükmü aldıktan sonra, o güne kadar, devlete yardımcı olma tutumundan dolayı çok pişman olduğu, Bağımsız Kürdistan diyenlerle neden sağlıklı ilişkiler kurmadığı için hayıflandığı,  ‘Cemilê Çeto, ji kerê keto’ sözünü ağzından düşürmediği söylenir.

    15 yıl kürek cezası, Tokat, Kastamonu, Sinop, Amasya,  Çorum, Yozgat, Çankırı, Denizli, Muğla,  Manisa gibi illerde cezaevlerinde infaz edilmektedir (s. 249-258).

    Burada önemli bir konu ve ayrıntı üzerinde durmak gerekir. 184 kişi içinde, Cemilê Çeto dahil, hiç kimsenin Türkçe bilmediği, okur yazar olmadığı vurgulanmıştı. Cemilê Çeto’nun, çeşitli kurumlara, kişilere, aşiret reislerine, şeyhlere mektuplar yazdığı belirtilmişti. Bu mektupları, sekreteri Hıristiyan Hanna yazmaktadır (s. 173, 189).

    Şu durumun vurgulanması da gerekir: Bütün bunlara rağmen, Cemilê Çeto’nun, benzer aşiretlerin, devletle ilişkilerinde Kürd diliyle ilgili bir talepte bulunmamaları dikkat çekmektedir. O dönemde de milli haklar talep eden Kürdler, aşiretler az da olsa vardı. Fakat onlar, öbür aşiretler tarafından etkisiz kılınıyorlardı.

    O dönemde de devletin, Kürdlere ilişkin temel politikasının asimilasyon olduğu temel bir gerçekken, Kürdlerin,  ‘İslam Kardeşiliği’ sloganıyla oyalanması şaşırtıcıdır. Hele hele Araplar, Mekke’de, Şerif Hüseyin, Arapların, kendi gelecekleri hakkının gerçekleşmesi için, Büyük Britanya ile çok yoğun görüşmeler yürütürken… Kürd olmaktan, Kürd toplumu olmaktan doğan haklarının bilincinde olmayan, bu konuda hiçbir talepleri olmaya Kürdlerin, aşiret çatışmaları içinde, birbirlerini tüketmeye  gayret etmeleri, olgusal zenginlik dayanaklarıyla incelenmelidir. Aşiret, şeyhlik, ağalık, sadece Kürdlerde yoktu ki, Araplarda da vardı.  Başka halklarda da vardı.

    Dönemin, ulusların kendi geleceklerini tayin hakkı dönemi olduğunu, birçok ulusun bu yönde çaba harcadığını 3000 silahlı adamı, 2000 silahlı adamı olan Kürdlerin, aşiretlerin dünyadaki temel gelişmenin ayırdında olmadığı, incelenmesi gereken önemli bir konudur. Bu süreç zaman ve mekan boyutu içinde zengin olgusal dayanaklarıyla ele alınmalıdır. Nezirê Cibo’nun, Kürd Tarihinde Garzan ve Pencinarîler incelemesinde, Havêrkan Sultanları I, II  incelemesinde bunu başarıyla yaptığı kanısındayım.

    Tetikçinin Devlet Katındaki Değeri

    1925 direnişinden, Şeyh Said ve arkadaşlarının idamından sonra, devlet, Kürdlere karşı, daha yoğun ve yaygın saldırılara geçti. Şark Islahat Planı devreye girdi. Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu konusunda çok kapsamlı planlar, projeler yapıldı. Kürd aşiretlerini dağıtmak, etkisini kırmak, sürgün etmek, çok önemli bir politikaydı. Bu, köylerin yakılması, yıkılmasıyla, evlerin içindeki eşyalarla,  gıda maddeleriyle birlikte yakılmasıyla yürütülen bir politikaydı.

    Pencinarîlar de dağıtıldı. Artık, eski 3000 silahlı adamdan eser kalmamıştı. Bunlara rağmen Mala Faro’dan Ehmedê İskan, 15 silahlı adamıyla, direnişini sürdürüyordu. Sason’da, Mala Aliyê Ûnis’a katılarak mücadeleyi sürdürme kararındaydı. Mala Aliyê Ûnis Sason- Kozluk çevresinde, Kürd milli hakları için mücadeleyi yürüyordu.

    1930’larda, devlet, bu direnişçileri ele geçirmek için ödüller koydu. Ehmedê İskan’la birlikte olan ve başlarına ödüller konan direnişçiler de vardı. Qoyi, Şemso, Reyso bunlardan üçüydü.

    Bir çatışmada, askeri birlikler, Qoyi’yi ve Şemso’yu ölü olarak ele geçirdiler. Reyso  ise, Emin ve Mihemedo isimli iki akrabası tarafından öldürüldü. Emin ve Mihemedo’nun amacı, Reyso’yu öldürüp başı için konan ödüle sahip olmaktı.

    Emin ve Mihemedo akrabaları Reyso’yu bir pusuda öldürdükten sonra, başını keserler. Ve kestikleri başı bölgedeki tabur komutanına Zoq Tabur Komutanı’na götürürler. Reyso’nun başını Zoq Tabur Komutanı’nın  masasının üzerine koyarlar. Tabur komutanı kesik başın Reyso’ya ait olduğuna iyice kanaat getirir.  Emin ve Mihemedo tabur komutanından ödül beklemektedir. Reyso’nun başı için konan ödülü, parayı beklemektedir. Büyük bir iş yapmanın, görevi yerine getirmenin heyecanı içindedir.

    Zoq Tabur Komutanı, askerlere, bu iki kişinin götürülmesini emreder. Askerler Emin’i ve Mihemedo’yu açık araziye götürür. Zoq Tabur komutanı Emin’i ve Mihemedo’yu açık arazide kurşuna dizer, Reyso’nun, Emin’in ve Mimemedo’nun sırığa geçirilmiş kesik kafalarını  hükümet konağının önündeki alanda sergiler (s. 218-219).

    Bu örnek, bazı Kürdlerin, Kürd toplumunun, ne kadar düşürülmüş, değerini ve onurunu ne kadar hiçe saymış olduğunu göstermektedir. Bir ödüle, paraya sahip olma yolunda, milli haklar için mücadele edenleri pusu kurarak katletmek, kafalarını kesmek başka nasıl açıklanabilir? Hem de kan akrabası olan bir kişiyi… Bütün bunlara rağmen, ödül, para yerine devlet tarafından kurşuna dizilmeleri çok ibret verici bir durumdur. Devletin de milli haklar için mücadele eden yurtseverleri ele geçirmek için onların kafalarına ödüller koyması Kürdlerin bu zaaflarıyla yakından ilgilidir. Bu zaaflardan faydalanmak devletin temel politikası olmuştur. Bu bakımlardan bu tür zaafların bilincine varmak önemlidir.  

 * “Kürtlerin Bulunduğu Ülkeler Bölünemez!...”                                      * KÜRTLER NE İSTİYOR?                                      * İSMAİL BEŞİKÇİ VAKFI İŞ DUYURUSU                                       * İsmail Beşikci yazdı: Devlet, İslam, Kürdler ve Darbe                                      * İsmail Beşikci yazdı: PENCİNARÎLER II                                      * İsmail Beşikci yazdı: PENCİNARÎLER I                                      * “Afrika Edebiyatı” Üzerine…                                      * * İsmail Beşikci Yazdı:Azim..                                      * Vakfımız Eylül ayının sonuna kadar tadilattadır                                      * Yeni Çıkacak Kitaplar: Vejîna Kurdistana Xeyalî, Îsmaîl Beşîkcî                                      * Yeni Çıkacak Kitaplar: Şêwaza Zanistê, Îsmaîl Beşîkcî                                      * Yeni Çıkacak Kitaplar: Li Rojhilata Navin Terora Dewletê Berga Dawî, Îsmaîl Beşîkcî                                      * Yeni Çıkacak Kitaplar: Ji UNESCOyê re Name, Îsmaîl Beşîkcî                                      * Bayram Mesajı                                      * İsmail Beşikci: Yaresan (Ehl-i Hak) Rêya Heqîyê, Ezdan                                      * İsmail Beşikci Yazdı:Üniversite, Özerklik ve Derin Düşünme                                      * İsmail Beşikci: "Seni başkan yaptırmayacağız anlayışı yanlıştı"                                      * İsmail Beşikci Yazdı:Zağrosun Ötesine...                                      * Müslüm Üzülmez in Yazısı                                      * Celal Başlangıç: Medya mülkiyetindeki değişim ve basın özgürlüğü                                    
 

26.09.2016

 Bu yazıda, araştırmacı yazar Desmond Fernandes’le ilgili küçük bilgiler vermeye çalışacağım. Desmond Fernandes’in, Ermeni soykırımıyla, Kürd soykırımıyla ilgili çalışmaları var. 

21.09.2016

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Cabiri Ensari, 19 Eylül 1916 günü, Moskova ziyaretinde K24’ün sorularını cevaplarken, “Kürtlerin bulunduğu ülkelerin bölünmesi kabul edilemez…” dedi.

18.09.2016

 TBMM Başkanı İsmail Kahraman,  28 Ağustos 2016 da yaptığı bir konuşmada, Ernesto Che Guevera için ‘eşkıya’ sözünü kullandı.

18.09.2016

22 Ağustos 2016 tarihinde zernews sitesinde  Kürdistan Yurtseverler Birliği’nden Mele Baxtiyar’ın  bir açıklaması yayımlandı. Bu açıklamada, Mele Baxtiyar,  özetle, “28 devlet bağımsız Kürdistan’ı tanımayacak”  diyor.

Mesut Yeğen, Uğraş Abdullah Tol, Mehmet Ali Çalışkan, Kürtler Ne İstiyor? Kürdistan’da Etnik Kimlik, Dindarlık ve Seçimler, İletişim Yayınları, 2016, İstanbul

10.09.2016

İSMAİL BESİKÇİ VAKFI (İBV) İstanbul- Beyoğlu’ndaki Vakıf Merkezinde görevlendirilmek üzere aşağıda yazılı pozisyonlar için çalışan aramaktadır.

13.07.2016

Vakfımızın Danışma Kurulu üyesi ve destekçimiz Necip ve Nebahat Yeşil in vefat eden oğlu Jîndar Yeşil in 18-19 Haziran 2016 günleri taziyesi Silvanlılar Derneğinde yapılacaktır.

30.05.2016

Vakfımızın iki yılda bir düzenlediği Kürt Çalışmaları Konferansının üçüncüsü Boğaziçi Üniversitesi İbrahim Bodur Oditoryumunda 30 Nisan 2016 tarihinde yapıldı. 

30.05.2016

İBV Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu üyesi Kemal Yıldızhanın babası vefat etti. 

24.5.2016

İBV Danışma Kurulu üyesi ve destekçimiz Necati Timuçin vefat etti.

20.5.2016

Herkes iyi bilir ki Dersim halkının 1937-38 soykırımı ile yüz yüze gelmesinin temel nedeni, onun ulusal kimliğinin Kürt, dilinin ise Kürtçe olmasıydı. 

17.5.2016

Süleymaniye Üniversitesi akademisyenlerinin organize ettiği Uluslararası konferansa İBV heyetinden İsmail Beşikci ve İBV başkanı İbrahim Gürbüzle katıldılar.

09.05.2016

Silvanlı Kürt yurtseveri Şeyh Mehmud Yeşil, 8 Mayıs 2016 akşamı, geçirdiği bir trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi.

02.05.2016

İBV Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ruşen Arslan bu yıl 30 Nisan 2016 tarihinde Boğaziçi Üniversitesinde üçünsüsü düzenlenen Kürt Çalışmaları Konferansının açılış konuşmasını yaptı. 

27.04.2016

İsmail Beşikci Vakfından İsmail Beşikci ve İBV Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Gürbüz Londrada League of Kurdistan Regions tarafından düzenlenen konferansa katıldı. 

22.4.2016

 İBV Yayınları Van Büyükşehir Belediyesinin düzenlediği 2.Van Kitap Fuarında

19.04.2016

İBV Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ruşen Arslan Stockholm’de “Devletin İç Düşmanı Kürtler” kitabının tanıtımı toplantısında konuştu.

19.04.2016

İBV Sertifika Programı kapsamında seminerler dizisi 16.04.2016 tarihinde, Kürd Kültür kurumlaşması üzerine İBV Başkanı İbrahim Gürbüzün sunumuyla devam etti.

31.3.2016

31 Mart 2016 Perşembe günü İsmail Beşikci, İbrahim Gürbüz, İbrahim Sharo, Necip Yeşil ve İBV çalışanı Erdem Ayaydının da aralarında olduğu İBV heyeti "Barış isteyen Akademisyenlere özgürlük" platformunun Bakırköy Kadın Tutukevi önündeki nöbet yerine destek ziyaretinde bulundular. 

23.3.2016

İsmail Beşikci Vakfı 23 Mart 2009 tarihinde vefat eden Yılmaz Öztürkün 7.ölüm yıl dönümünde mezarının başında andı

20.01.2016

Newroz Kutlu Olsun...

16.03.2016

Vakfımızın kurucusu, Mütevelli Heyeti üyesi ve  Kurulu Başkanı İbrahim Gürbüzün babası vefat etti...

10.3.2016

Yaşar Kaya’nın vefatı, zihnimde, son 60 yıllık Kürd tarihinin yeniden canlanmasına neden oldu. 

9.3.2016

Kürdistanlı aydın ve Kürdistan siyasetinin duayenlerinden Yaşar Kaya vefat etti.

 Sosyolog Dr. Ismail Beşikci  Berlin´de düzenlenen konferansınta  Türkiye Nereye Gidiyor? Bağımsız Kürdistan’ın zamanı geldi mi? konulu konuşması.

1 2 3 4 5 6

Copyright © 2016